Koh-i-Noor, yani “Işığın Dağı”, sadece büyüklüğü ve güzelliğiyle değil, geçmişi boyunca yol açtığı trajedilerle de dikkat çekiyor. 1306 yılında Malwa Rajah’ından alınarak tarih sahnesine çıkan elmas, neredeyse tüm erkek hükümdarlar için talihsizlik, taht kaybı ve şiddetli ölümlerle özdeşleşti. Hindu kaynaklarında taşın yalnızca Tanrı ya da bir kadın tarafından cezasız şekilde taşınabileceği yazılı, bu da lanet söylentilerini güçlendirdi.
Savaşlar, suikastlar ve siyasi çöküşler
Şah Cihan, Koh-i-Noor’u Tavus Kuşu Tahtı’na yerleştirmiş, ancak kendi oğlu Aurangzeb tarafından hapsedilmiştir. 1739’da Pers fatihi Nadir Şah, Delhi’yi işgal ederek taşı ele geçirmiş, ancak kısa süre sonra muhafızları tarafından suikasta uğramıştır. Ardından gelen Afgan hükümdarı Şah Şuja Durrani de tahtından indirilmiş ve elması teslim etmek zorunda kalmıştır. Elmasın laneti, sahiplerinin uğradığı siyasi ve kişisel çöküşlerle tarih boyunca örtüşmüştür.
Koh-i-Noor’un İngiltere’ye yolculuğu
1849 yılında İngilizler Pencap’ı ilhak ettiğinde, 10 yaşındaki Maharaja Duleep Singh Koh-i-Noor’u Kraliçe Victoria’ya teslim etmeye zorlanmıştır. Taşın lanetinden haberdar olan İngiliz danışmanlar, hiçbir zaman hükümdar bir kral tarafından takılmamasını, bunun yerine kraliçeler tarafından kullanılmasını tavsiye etmişlerdir. 1852’de Prens Albert tarafından yeniden kesilen elmas, 105,6 karata düşürülmüş ve 1937’de Ana Kraliçe’nin tacına yerleştirilmiştir.
Günümüzde tartışmalı bir miras
Bugün Koh-i-Noor, Londra Kalesi’nde Ana Kraliçe’nin tacında sergileniyor. Hindistan, Pakistan, Afganistan ve İran ise taşın kendi kültürel miraslarına ait olduğunu iddia ederek iadesini talep etmeye devam ediyor. Koh-i-Noor, hem tarihî trajedileri hem de günümüzdeki politik tartışmalarıyla, sadece bir mücevherden çok daha fazlasını simgeliyor.