Yaşam

Bilim dünyası yanıtlıyor: Gerçekten herkes için bir ruh eşi var mı?

İnsanlık tarihi boyunca aranan "tek ve özel kişi" idealini inceleyen bilim insanları, romantik bağların kaderden ziyade biyoloji, psikoloji ve karşılıklı çabayla şekillendiğini ortaya koyuyor.

Abone Ol

İnsanlık, varoluşundan bu yana aşkın tesadüfleri aşan yüce bir anlam taşıdığına inanma eğilimi gösterdi. Antik Yunan mitolojisinden modern sinemaya kadar uzanan "ruh eşi" anlatısı, her bireyin dünyada kendisini tamamlayacak tek bir yansıması olduğu fikrini işledi. Ancak güncel bilimsel araştırmalar; hormonların, algoritmaların, geçmiş travmaların ve günlük alışkanlıkların bu romantik denklemde sandığımızdan çok daha belirleyici bir rol oynadığını gösteriyor. Uzmanlar, "ideal eş" kavramının tarihsel gelişimini ve biyolojik temellerini sorgularken, mutlu bir ilişkinin formülünün "doğru kişiyi bulmak" mı yoksa "doğru ilişkiyi inşa etmek" mi olduğu sorusuna yanıt arıyor.

Romantik aşk anlayışının tarihsel dönüşümü ve dijitalleşen arayışlar

BBC'de yayımlanan habere göre, Anglia Ruskin Üniversitesi Sosyal Psikoloji Profesörü Viren Swami, Avrupa merkezli modern romantik aşk kültürünün köklerinin Orta Çağ'a dayandığını belirtiyor. Swami, Camelot ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri gibi anlatıların, bir ömür boyu sürecek tek bir eşe bağlılık fikrini topluma aşıladığını ifade ediyor.

Bu dönemden önce Avrupa'da aşkın çok daha akışkan bir yapıda olduğunu dile getiren Swami şu değerlendirmede bulunuyor:

"Bundan önce Avrupa’da aşk çok daha akışkandı; birçok kişiyi sevebilirdiniz ve bu genellikle cinsellikle ilgili değildi."

Sanayileşme ile birlikte geleneksel topluluk yapılarından kopan bireylerin, yabancılaşma hissiyle "kurtarıcı" olarak gördükleri tek bir kişiye odaklandıklarını vurgulayan Swami, günümüzde bu arayışın dijital ortama taşındığını söylüyor. Profesör Swami modern eşleşme yöntemlerine dikkat çekiyor:

"Artık bu hikaye algoritmaya dönüşmüş durumda. İnsanlar ilişkileri adeta alışverişe çeviriyor. Bu da birçok kişi için ruhsuz bir deneyim haline geliyor."

Kader inancı ve emek arasındaki ince çizgi ilişki kalitesini belirliyor

Brigham Young Üniversitesi Aile ve Evlilik Çalışmaları Profesörü Jason Carroll, insanların sarsılmaz bir bağ kurma isteğinin doğal olduğunu ancak "ruh eşi" ile "tek ve özel ilişki" kavramlarının birbirine karıştırılmaması gerektiğini savunuyor. Carroll, bu ayrımı şu sözlerle açıklıyor:

"Ruh eşi, bulunmuş olandır; önceden belirlenmiştir. Oysa ‘biricik kişi’, birlikte emek verilerek, yıllar içinde uyumla ve sabırla inşa edilir."

Carroll tarafından yürütülen "Ruh Eşi Tuzağı" isimli çalışma, aşkı "kader inancı" ile açıklayanlar ile "büyüme inancı" taşıyanlar arasındaki farkları ortaya koyuyor. Houston Üniversitesi’nden C. Raymond Knee'nin araştırmaları da bu bulguları destekliyor; ilişkinin tamamen kaderin bir cilvesi olduğuna inananlar, karşılaştıkları ilk ciddi sorunda bağlarını daha hızlı sorgularken, ilişkiyi geliştirilebilir bir süreç olarak görenler sorunların üstesinden gelmeye daha yatkın oluyor. Carroll, ruh eşi fikrinin romantizmi öldürmediğini ancak beklentileri yanlış yönlendirdiğini belirterek şu ifadeleri kullanıyor:

"Gerçek bağ, partnerin sadece güçlü yanlarını değil, zayıf yönlerini de yakından tanıyabildiğimiz o özel alanda kurulur."

Geçmişin izleri ve biyolojik değişkenlerin çekim üzerindeki etkisi

İlişki koçu Vicki Pavitt, danışanlarının "ruh eşi" olarak tanımladığı yoğun çekimlerin bazen sağlıksız dinamikler barındırabildiğini ifade ediyor. Pavitt "travma bağı" tehlikesine işaret ederek şöyle konuşuyor:

"Yoğun çekim her zaman sağlıklı bir bağ anlamına gelmez. Bazen bu, geçmişteki yaralarımızın tetiklenmesidir."

1993 yılında Donald Dutton ve Susan Painter tarafından yapılan araştırma, istismarcı ilişkilerdeki kadınların en güçlü bağı, partnerin şiddet ve sevgi arasında dalgalandığı durumlarda kurduğunu kanıtlıyor. Pavitt, sinir sisteminin bu kaotik dalgalanmayı alışılmış olduğu için "aşk" sanabileceği uyarısında bulunuyor.

Biyolojik veriler de "değişmez eş" fikrinin mutlak olmadığını gösteriyor. Araştırmalar, hormonal doğum kontrol yöntemlerinin kadınların partner tercihlerini etkileyebildiğini ortaya koyuyor. 365 heteroseksüel çift üzerinde yapılan bir çalışma, kadınların cinsel tatmininin ilişki başlangıcındaki hormonal durumlarıyla uyumlu olması durumunda daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bu durum, "tek kişi" hissinin bile biyolojik değişkenlere bağlı olabileceğini kanıtlıyor.

Matematiksel olasılıklar ve günlük inceliklerin ilişkideki gücü

Vanderbilt Üniversitesi ekonomisti Dr. Greg Leo, geliştirdiği eşleşme algoritmasıyla herkes için birden fazla potansiyel eşleşme olduğunu savunuyor. Binlerce sanal katılımcıyla yapılan simülasyonlarda, karşılıklı en yüksek puanı verenler "birinci derece ruh eşi" kabul edilirken, bu çiftler denklemden çıkarıldığında geride kalanlar arasında ikinci ve üçüncü derece uyumlu eşleşmelerin devam ettiği görülüyor. Leo'nun çalışması, ilk tercihlerin karşılıklı olmasının nadir olduğunu ancak birçok insanın ikinci veya üçüncü sıradaki tercihiyle de mutlu olabildiğini kanıtlıyor.

İlişkinin sürdürülebilirliği üzerine 5.000 kişiyle anket yapan Jacqui Gabb ise, büyük romantik jestlerden ziyade küçük günlük nezaketlerin bağı güçlendirdiğini belirtiyor. "Süregelen Aşk" adlı araştırmaya göre yatağa getirilen bir çay veya birlikte gülümsemek gibi basit eylemler, çiftler için en değerli unsurlar arasında yer alıyor. Uzmanlar, bilimin aşkın büyüsünü bozmadığını, aksine gerçekçi bir zemin sunduğunu belirterek; gerçek ruh eşlerinin, kaderi beklemek yerine kusurlarıyla birbirine yönelen kişiler olduğu sonucuna varıyor.