Adana'nın Saimbeyli ilçesi, son günlerde yaşanan yoğun sismik hareketlilikle dikkatleri üzerine çekiyor. Bölgede kısa zaman dilimleri içerisinde meydana gelen 4 ve üzeri büyüklükteki çok sayıda deprem, hem yerel halkta tedirginliğe yol açtı hem de bilim dünyasının gözünü bu karmaşık jeolojik yapıya çevirmesine neden oldu. Çukurova Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü'nden Prof. Dr. Ulvi Can Ünlügenç, yaşanan bu sarsıntıların tesadüfi olmadığını, bölgenin jeolojik yapısının doğası gereği bir enerji boşaltma süreci içerisinde bulunduğunu vurguladı. Özellikle 21 Eylül tarihinde kaydedilen 5 büyüklüğündeki sarsıntının ardından, dün öğle saatlerinde başlayan ve saatler süren deprem fırtınası, bölgedeki tektonik dengelerin ne kadar hassas olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Sadece Saimbeyli değil, çevre illerden de hissedilen bu hareketlilik, yer kabuğunun derinliklerinde biriken enerjinin yüzeye çıkma çabası olarak değerlendiriliyor.

Makaslama zonu ve enerji birikimi
Prof. Dr. Ünlügenç, Saimbeyli-Feke ile Göksun-Kozan hattını kapsayan bölgenin jeolojik açıdan oldukça karmaşık bir yapıya sahip olduğunu belirtiyor. Bu koridorun bir makaslama zonu olarak tanımlandığını ifade eden uzman isim, 6 Şubat 2023 tarihinde yaşanan büyük depremlerin ardından bölgedeki sismik dengenin bozulduğunu ve o günden bu yana binlerce küçük ölçekli sarsıntının kaydedildiğini hatırlatıyor. Yer kabuğunun bu kesiminde biriken potansiyel enerjinin kinetik enerjiye dönüşmesi için en uygun ve beklenen alanın burası olduğunu belirten Ünlügenç, bölgenin tektonik yönden zayıf bir zon olması nedeniyle sismik faaliyetlerin devam etmesinin şaşırtıcı olmadığını ifade ediyor. Uzmanlara göre, bu tür küçük ve orta ölçekli sarsıntılar, yer kabuğunun üzerindeki baskıyı hafifletmek adına bir nevi tahliye görevi görüyor.

5 ile 5.8 büyüklüğünde sarsıntılar kapıda
Bölgedeki risk analizlerini paylaşan Prof. Dr. Ünlügenç, önümüzdeki süreçte yaşanabilecek depremlerin büyüklüğüne dair önemli bir projeksiyon sunuyor. Makaslama zonunun doğası gereği 5 ile 5.8 büyüklüğü arasında depremler üretme potansiyeline sahip olduğunu vurgulayan Ünlügenç, bu büyüklükteki sarsıntıların bölge için beklenen bir durum olduğunu dile getiriyor. Ancak bu tahminlerin paniğe yol açmaması gerektiğini belirten uzman, yer kabuğundaki enerjinin bu şekilde küçük salınımlarla açığa çıkmasının, çok daha büyük bir enerji birikiminin aniden boşalmasından daha güvenli bir senaryo olduğunu savunuyor. Bölge halkının bu sismik gerçekliğe alışması ve hazırlıklı olması gerektiğini belirten Ünlügenç, sismik faaliyetlerin bir süre daha devam etmesinin bilimsel olarak öngörülebilir olduğunu ifade ediyor.

Deprem dirençli şehirler inşa etme zorunluluğu
Türkiye'nin genel jeolojik konumu itibarıyla deprem gerçeğiyle iç içe yaşadığını hatırlatan Prof. Dr. Ünlügenç, çözümün depremi durdurmak değil, depremle birlikte yaşamayı öğrenmek olduğunu savunuyor. Levhaların sürekli hareket halinde olduğu ve birbirini sıkıştırdığı bir coğrafyada, yapılaşmanın mutlaka deprem yönetmeliklerine uygun şekilde gerçekleştirilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Gelişmiş ülkelerdeki örnekleri işaret eden Ünlügenç, 7 ve üzeri büyüklükteki depremlerde dahi binaların güvenli kalabildiği bir yapı stoğunun oluşturulmasının hayati önem taşıdığını belirtiyor. Deprem dirençli şehirler vizyonunun sadece bir hedef değil, bir zorunluluk olduğunu ifade eden uzman, binaların güvenliğine duyulan güvenin, sarsıntılar anında insanların panikle dışarı kaçması yerine, güvenli alanlarda kalabilmelerini sağlayacak tek yol olduğunu vurguluyor.




