Kanser tanısı almak, hem hasta hem de yakınları için hayatın akışını bir anda değiştiren, oldukça zorlayıcı ve belirsizliklerle dolu bir süreçtir. Tıbbi olanakların gelişmesiyle tedavi süreçleri daha umut verici sonuçlar doğursa da, bu yolculuğun psikolojik yükü çoğu zaman fiziksel yorgunluğun önüne geçebiliyor. Medicana International İzmir Hastanesi Klinik Psikoloğu Ilgaz Topgül, bu hassas dönemde yakın çevrenin sergilediği destek çabalarının, bazen farkında olmadan hastayı daha da yalnızlaştırabildiğine dikkat çekiyor. İyi niyetle kurulan cümlelerin, hastanın yaşadığı gerçekliği yok sayması veya üzerine ağır bir sorumluluk yüklemesi, destekten ziyade bir engel haline gelebiliyor.
Telkinler yerine varlığı hissettirmek
Klinik Psikolog Ilgaz Topgül, özellikle kesinlik içeren vaatlerin veya hastanın deneyimini tam olarak anladığını iddia eden ifadelerin, hastalar üzerinde rahatlatıcı bir etkiden ziyade yabancılaşma yarattığını belirtiyor. Kesinlikle yeneceksin gibi ifadeler, hastalığın doğasındaki belirsizliği görmezden geldiği için hastanın iç dünyasındaki gerçeklikle örtüşmüyor. Topgül, her bireyin kanser deneyiminin kendine has ve biricik olduğunu hatırlatarak, dışarıdan birinin bu süreci tam anlamıyla kavramasının mümkün olmadığını vurguluyor. Bu nedenle, hastaya yaklaşırken en etkili yöntemin, onun acısını veya korkusunu anladığını iddia etmek değil, sadece orada olduğunu ve onu gördüğünü hissettirmek olduğunu ifade ediyor. Hastanın yaşadığı zorluğu kabul etmek ve bu süreçte ona sessizce eşlik etmek, çoğu zaman en büyük destek olarak öne çıkıyor.
Güçlü olma baskısı duyguları bastırıyor
Hasta yakınlarının sıklıkla başvurduğu güçlü olmalısın telkini, aslında hastanın üzerindeki duygusal baskıyı artıran bir unsur haline gelebiliyor. Topgül, güçlü durmanın sadece olumsuzluklar karşısında soğukkanlı kalmak olarak algılanmasının büyük bir yanılgı olduğunu savunuyor. Oysa yeri geldiğinde ağlamak, kızmak veya zorlandığını ifade etmek de bir güç göstergesidir. Hastalar ve yakınları, birbirlerini üzmemek adına duygularını gizleme eğilimi gösterdiklerinde, aradaki bağ zayıflayabiliyor. Oysa üzüntü ve öfke gibi duygulara alan açmak, bu duyguları paylaşmak iyileştirici bir etkiye sahiptir. Morali yüksek tutmaya zorlamak da benzer bir baskı oluşturarak, hastanın hayatın içindeki doğal iniş çıkışlarını yaşamasına engel olabiliyor. Duyguların şeffaf bir şekilde paylaşılması, hasta ile yakını arasındaki bağı derinleştirerek, belirsizliğin yarattığı gerilimi hafifletmeye yardımcı oluyor.
Sessizliğin gücü ve somut destek ihtiyacı
Hastalara destek olmanın her zaman konuşmayı gerektirmediğini belirten Klinik Psikolog Ilgaz Topgül, bazen sadece yan yana oturmanın, el tutmanın veya sessizliği paylaşmanın kelimelerden çok daha kıymetli olduğunu vurguluyor. Sessizliği paylaşmak, ciddi bir samimiyet gerektirir ve hastanın kendini güvende hissetmesini sağlar. Hiçbir şey söylemeden orada bulunmak, hastaya yalnız olmadığını hissettiren en güçlü mesajlardan biridir. Ayrıca, hastalara sürekli nasıl yardım edebilirim diye sormak yerine, onların ihtiyaçlarını gözlemleyip somut adımlar atmak daha faydalı bir yaklaşım olarak öne çıkıyor. Hem hastaların hem de hasta yakınlarının bu süreçte profesyonel destek almaktan çekinmemeleri, duygusal yüklerini hafifletmek adına atılabilecek en sağlıklı adımlardan biri olarak değerlendiriliyor.