İstanbul'un yoğun iş temposunda uzun yıllar beyaz yakalı olarak çalışan İbrahim Ergül, 43 yaşında radikal bir kararla hayatının rotasını değiştirdi. Yayıncılık sektöründeki kariyerini geride bırakarak 1978 yılından bu yana bu işe gönül vermiş babasının izinden gitmeye karar veren Ergül, bugün kendi markasıyla 300 kovanın sorumluluğunu üstleniyor. Kendi ifadesiyle balcılık ve arıcılık arasındaki ince çizgiyi, bu işe ömrünü adamış birinin gözlemleriyle tanımlıyor. Ona göre herkes bal ticareti yapabilir ancak gerçek bir arıcı olmak, doğanın ritmiyle nefes almayı ve her türlü zorluğa göğüs germeyi gerektiriyor.
Doğanın kalbinde göçebe bir yaşam
Ergül'ün yaşamı artık ofis masalarında değil, Anadolu'nun uçsuz bucaksız yaylalarında, çadırlarda geçiyor. Kış aylarını Ege ve Akdeniz'in ılıman ikliminde geçiren kovanlar, baharın gelişiyle birlikte Muş veya Bafra'ya, yazın ise Erzurum'un yüksek rakımlı yaylalarına taşınıyor. Bu göçebe yaşam tarzı, sadece lojistik bir süreç değil, aynı zamanda vahşi doğayla iç içe bir mücadele anlamına geliyor. Ergül, seher vaktinde havayı koklayarak başladığı günlerinde, arıların çalışmasını etkileyen ısı, nem ve rüzgâr gibi değişkenleri sürekli takip etmek zorunda olduklarını belirtiyor. Hatta bu zorlu süreçte ayılarla köşe kapmaca oynamanın, mesleğin en sıra dışı parçalarından biri olduğunu gülümseyerek ifade ediyor.
Gerçek balın kokusu ve üretimdeki emek
Bir çay kaşığı balın arkasında 12 arının tüm ömrünü verdiğini hatırlatan Ergül, balın kalitesinin çiçek çeşitliliğiyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurguluyor. Babasının 48 yıllık tecrübesinden aldığı derslerle, gerçek balın kutusu açıldığı anda kekik, akasya veya ıhlamur gibi doğanın tüm kokularını odaya yayması gerektiğini savunuyor. Özellikle Hakkari Yüksekova gibi çiçeklerin aynı anda açtığı bölgelerin, balın kalitesi açısından eşsiz olduğunu belirtiyor. Ancak bu kadar emeğe rağmen, gezgin arıcıların karşılaştığı mevzuat engelleri süreci zorlaştırıyor. Yaylalarda hijyenik paketleme tesisi bulmanın imkansızlığı, balın kilometrelerce uzaktaki tesislere taşınmasına neden oluyor. Bu taşıma süreci, balın kristalleşmesine ve kalitesinin düşmesine yol açan ısıtma işlemlerine maruz kalmasına sebebiyet veriyor.
Sahte balın tuzaklarına karşı uyarılar
Tüketicilerin bal alırken düştüğü en büyük yanılgılardan birinin, balın donmasına karşı duyulan şüphe olduğunu belirten Ergül, kristalleşmenin aslında balın kendini koruma yöntemi olduğunu hatırlatıyor. Halk arasında yaygın olan suda dağılma veya ateşte yanma gibi yöntemlerin bilimsel bir dayanağı olmadığını, sahte ballara eklenen aromalarla gerçek balın tadının ve kokusunun kolayca taklit edilebildiğini ifade ediyor. Ergül'e göre, bir bala sadece bakarak veya tadarak gerçek olup olmadığını anlamak imkansızdır. Bu nedenle tüketicilerin, sadece markaya veya kıvama odaklanmak yerine, güvenilir arıcılarla bağ kurmaları ve analiz raporlarına güvenmeleri gerektiğini savunuyor. Balın kalitesini belirleyen tek gerçek kriterin laboratuvar analizleri olduğunu belirterek, herkesin güvendiği bir arıcısı olması gerektiğinin altını çiziyor.