İstanbul’un silüetini bin beş yüz yıldır süsleyen ve dünya kültür mirasının en önemli yapıları arasında yer alan Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi, tarihinin en kapsamlı restorasyon süreçlerinden birini yaşıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen ve Cumhuriyet tarihinin en büyük restorasyon projesi olarak nitelendirilen çalışmalarda, ana kubbedeki hassas işlemler devam ederken gözler şimdi doğu yarım kubbeye çevrildi. Uzmanların yaptığı statik analizler ve gelişmiş modellemeler, yapının bu bölümünde de acil bir güçlendirme ihtiyacı olduğunu ortaya koydu. Bu kapsamda, doğu yarım kubbenin güvenliğini sağlamak ve restorasyon çalışmalarını başlatmak üzere dev bir çelik platform kurulumu için düğmeye basıldı.
Tarihi dokuyu korumak için özel mühendislik çözümleri
Restorasyon süreci, sadece bir onarım değil, aynı zamanda yapının bin beş yüz yıllık hafızasını koruma altına alma çabası olarak öne çıkıyor. Çalışmaların başlayacağı doğu yarım kubbede, platform kurulumu öncesinde titiz bir hazırlık süreci yürütülüyor. Yapının iç mekânındaki görsel bütünlüğü bozmamak adına, çalışma alanları özel baskılı brandalarla kapatılacak. İbadet ve ziyaret akışının kesintiye uğramaması için geçici mihrap ve minber düzenlemeleri yapılırken, özgün mimari elemanlar da fiziki koruma sistemleriyle güvence altına alınıyor. Uzman restoratörlerin gözetiminde, platformun yerleşeceği sınırlı noktalardaki mermer döşemeler ve ahşap sekiler kontrollü bir şekilde sökülerek, zemin yükleme ve titreşim testleri gerçekleştirilecek. Bu sayede, yapının özgün zeminine zarar verilmeden çok katmanlı bir koruma sistemi oluşturulması hedefleniyor.
Kayıp ayetlerin izi sürülüyor
Doğu yarım kubbede yürütülecek çalışmalar, sadece statik güçlendirmeyle sınırlı kalmayacak. Bilim Heyeti üyeleri, bu bölgedeki restorasyonun aynı zamanda bir arkeolojik keşif niteliği taşıyabileceğine dikkat çekiyor. Özellikle 1847-1849 yılları arasındaki Fossati onarımları öncesinde, Klasik Osmanlı dönemine ait bir ayetin varlığı tarihi görsel verilerle biliniyor. Restorasyon sırasında yapılacak raspa çalışmalarıyla, bu ayetin günümüze ulaşıp ulaşmadığı sorgulanacak. Eğer bu izlere rastlanırsa, Ayasofya’nın Klasik Osmanlı dönemindeki cami görünümüne dair çok önemli bir katman dünya kültür envanterine yeniden kazandırılmış olacak. Uzmanlar, bu sürecin yapının tarihsel katmanlarını birbirine üstün tutmadan, her dönemin izini koruma ilkesiyle yürütüldüğünü vurguluyor.
Bilimsel verilerle geleceğe taşınıyor
Ayasofya’nın statik yapısının deprem gibi doğal afetlere karşı dayanıklılığını artırmak, projenin en temel hedeflerinden biri. Bilim Heyeti, ana kubbenin yarım kubbelerle birlikte bir bütün olarak güçlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu kapsamda, ana kubbede kurulan çelik platform ve iskele sistemi, mozaiklerin ve göbek yazısının korunmasında da kilit rol oynuyor. Kurşun örtülerin kontrollü bir şekilde açılmasıyla birlikte, yapı malzemelerinden alınan örnekler laboratuvar ortamında analiz ediliyor. Elde edilen veriler ışığında, restorasyonda kullanılacak harç ve sıvaların içerikleri belirlenerek, yapının hem statik hem de estetik açıdan sağlıklı hale getirilmesi sağlanıyor. Bakan Mehmet Nuri Ersoy’un da yakından takip ettiği bu süreç, Ayasofya’nın bin beş yüz yıllık kimliğini, özgünlüğünü ve bütünlüğünü koruyarak gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlayan, dünya standartlarında bir koruma projesi olarak devam ediyor.