İklim değişikliğinin etkileri, bilimsel simülasyonların öngördüğü takvimden çok daha hızlı bir şekilde dünyayı etkisi altına almaya başladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi ve Hidrojeoloji Uzmanı Prof. Dr. Celalettin Şimşek, küresel ısınmanın yarattığı tahribatın artık teorik bir tartışma olmaktan çıkıp günlük yaşamın bir parçası haline geldiğini vurguladı. Özellikle 2025 yılının, iklim krizinin ulaştığı boyutu gözler önüne seren kritik bir eşik olduğunu belirten Şimşek, 2050 yılında yaşanması beklenen ekstrem sıcaklık değerlerinin şimdiden kaydedildiğine dikkat çekti. Avrupa genelinde yaşanan ve can kayıplarına yol açan aşırı sıcak hava dalgalarının, bu küresel değişimin en somut göstergelerinden biri olduğunu ifade etti.

Metropollerin geleceği ve su krizi
Türkiye'nin su yönetimi politikaları ve iklim değişikliğine karşı dirençsizliği, uzmanlar tarafından büyük bir risk olarak değerlendiriliyor. Prof. Dr. Şimşek, önümüzdeki yıllara dair projeksiyonların oldukça karamsar olduğunu belirterek, 2100 yılına kadar ortalama sıcaklıklarda 5 derecelik bir artış beklendiğini, bunun da yaz aylarında hissedilen sıcaklığın 70-80 derecelere ulaşabileceği anlamına geldiğini söyledi. İzmir özelinde yaşanan barajlardaki su seviyesinin kritik eşiğe düşmesi ve ölü hacim olarak adlandırılan dip sularına muhtaç kalınması, şehirlerin su güvenliğinin ne kadar kırılgan olduğunu kanıtlıyor. Şimşek, suyun kesildiği bir metropolde yaşanabilecek kitlesel salgın hastalıkların ve sosyal kaosun önlenmesi için yönetilebilir, sürdürülebilir şehir modellerine geçişin zorunlu olduğunu vurguladı.

Buzulların erimesi ve kıyı şehirleri için büyük tehdit
Küresel ölçekte yaşanan biyoçeşitlilik kaybı ve buzulların durdurulamaz erime süreci, deniz seviyelerinin yükselmesiyle birlikte kıyı şehirlerini doğrudan tehdit ediyor. Yapılan son bilimsel çalışmalar, 2070 ile 2100 yılları arasında okyanus seviyelerinin yükselmesiyle birlikte dünya genelinde 37 büyük metropolün sular altında kalma riskiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor. Bu listede Türkiye'den İstanbul ve İzmir'in de yer alması, yerel yönetimlerin ve merkezi hükümetin iklim değişikliğiyle mücadele stratejilerini yeniden gözden geçirmesini zorunlu kılıyor. Türkiye'nin geçmişte sahip olduğu 260 gölün büyük bir kısmının kuruyarak yok olması, ülkenin su varlıklarının ne kadar hızlı tükendiğinin en acı verici göstergesi olarak kabul ediliyor.

Kayıp kaçak oranları ve tarımda vahşi sulama
Su yönetimindeki yapısal sorunlar, iklim krizinin etkilerini daha da derinleştiriyor. Türkiye'de kullanılabilir su kaynaklarının yüzde 75'e yakınının tarımsal sulamada kullanıldığını belirten Prof. Dr. Şimşek, modern sulama tekniklerine geçişin hala tamamlanamadığını ve vahşi sulama yöntemlerinin su israfını tetiklediğini ifade etti. Şehir şebekelerindeki su kayıp-kaçak oranlarının Avrupa'da yüzde 12-15 seviyelerinde seyretmesine karşın Türkiye'de yüzde 40 civarında olması, altyapıdaki büyük zafiyeti gözler önüne seriyor. 2012 yılından bu yana bekleyen Su Kanunu Taslağı'nın hala yasalaşmamış olması, bütüncül bir su yönetim politikasının oluşturulmasının önündeki en büyük engellerden biri olarak görülüyor. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi tarafından düzenlenen panelde, bu sorunların COP31 sürecinde uluslararası platformlarda daha güçlü bir şekilde dile getirilmesi gerektiği kararlaştırıldı.




